BAŞKA YAZILARIM
Yogayı yaşamak üzerine yazılar.
Wednesday, November 9, 2011
Kendinizi Tanıtır mısınız?
Wednesday, July 21, 2010
Şimdi Okullu Olmak

Saturday, July 3, 2010
Tanrıların Oyunu
Saturday, June 19, 2010
Radyo Geceleri

Yine planlamadan, başka gecelerde çoktaaan uyuduğumuz bir saate denk gelen bir zamanda başladı. Kokia yatağa girmişti bile, ben de son defa emaillerime bakıyordum. Derken pencere pencereyi açtı, ben Yasemin’e Because I Love You şarkısını hediye olarak göndermek istedim. Onaltı/yedinci yaşımızın dilime dolanık bu yaz şarkısınının içimde yarattığı hisleri dünyada anlayacak tek kul Yasemin idi. Yolladıktan sonra birlikte dinledik sonuna kadar. Kokia şarkıyı tanımadı. First Love, First Kiss Oh what a feeling is this’i çaldım, onu da tanımadı. ''Dur ben sana bir tane çalayım o halde'' dedi, onun çaldığını ben tanımadım. Chris de Burgh açtım. The Traveller. Bilmiyormuş, hayret ettim. Heyecanla tuşlara basıp ''Oooo bunu kesin hatırlarsın'' dediği parçayı da bilmiyordum. Ben belki tanır diye çocukluğumdan bir parça Laura Branigan’ın Self Control’unü çaldım. Buz pateni kaymaya gittiğim Penguen'de çalardı hep. Onu bile tanımadı. Kısa zamanda anladık ki aramızdaki altı yaş müziksel tarihimiz açısından bir uçurummuş meğer.
Madonna ve Micheal Jackson haricinde ortak bir paydamız olmadan çalmayı sürdürdük. Yatağın üzerinde karşımızda laptoplarımız, www.grooveshark.com'dan istediğimiz her parçayı karşımıza getire getire. Farketmeden ikimiz de kendi 13-14 yaşlarımıza odaklanmışız. Her parça yüzlerce hissi, anıyı, unutulmuş kıpırtıları geri getirdi. Birbirimize slow danslarımızı anlattık ve ev partilerimizi. Bizim okulda lokal diye bir mekan vardı. Lise 3’lerin işlettiği bir tenefüshane idi ve öğretmenler oraya gelmezdi. Biz orada müzik çalar, dans eder, çay pasta kek yediğimiz masalardan birbirimizi keserdik. Lokal’de vakit geçirmek heyecanlı ve mühim bir etkinlikti. Öğle tenefüslerinde slow dans da edilirdi. Öğrenciler müzik setinin başına geçer, o karışık kasetlerinden nabza göre çalarlardı. Ben çaldıkça lokal canlandı gözümde. Varlığını neredeyse unuttuğum bu mekanda neler olduydu oysa ki!
Kokia, Take My Breath Away’i çalarken yaz tatiline İngiltere’ye giden Elektra’ya yazdığı sonsuz aşk mektuplarını anlattı. Ben Lady in Red çalarken bir basket sahasında düzenlenen yazlık partisindeki ilk slow dansımı.
Acıklı parçarda, tavana gözlerimizi dikip içimizden geçen duyguları çiğneye çiğneye yattığımız anılar canlandı. O yaşlarda hisler, duygular ne kadar yoğun, ne kadar net idi. Taze kalpten ilk defa geçiyorlar diye nasıl da derin çizikler bırakırlardı. Dedim ki ‘‘yaşamı bir kez daha o kadar yoğun hissetmeyeceğime inanamıyorum’’. Yeniden çocuk olmayacağıma da inanmak bazen zor geliyor.
Bu radyo geceleri arada sırada oluyor. Şarkılar çekmece diplerinde unutulmuş anıları çekip çıkarıyor, anılar hisleri geri getiriyor. Birbirimizi yeniden tanıyoruz onüçüncü yaşımızın duygularında.
Mutsuz Aşklar’ı yazdığımda, yorum yapan okurlardan biri mutlusuna geçişimi anlatmamı istedi benden. Ben galiba kendimi sevmeye başladığımda mutlu aşka geçtim. Kendimi sevdikçe hem sevilmek hem de başka bir insanı sevmek kolaylaştı. Kendimi sevmemekten doğan arızalar eridi gitti.
Aşkı beslemenin başlıca yolu birlikte kaliteli vakit geçirmekmiş. Kaliteli vakit televizyon karşısında, kanaldan kanala atlayarak yemek yemek demek değil ama. Samimiyet ve özenle tanımlabilecek bir zaman dilimi. Geçen akşam yorgun eve geldim. Kokia dedi ki ‘‘Yoga büdümü yemeğe götüreyim mi?’’. Yeni bir suşiciye gittik. Yanyana oturduk, yemeklerimiz gelene kadar el ele tutuştuk. Dedim ki ben ona ''ne keyifli şey seninle vakit geçirmek. Bütün günü beraber geçirsek de yemeğe çıktığımızda hiç sıkılmıyorum. Yasemin gibi oldun sen.’’
Dedi ki, ilişkimiz boyunca yaptığım en süper kompliman buymuş!
Friday, March 26, 2010
Şaşkın Kızıma Veda

Cuma ilk defa Sundace kampa gittiğinde daha bir yaşında bile yoktu. Etiler'in arka sokaklarında sokak köpeği anasından doğup beş aylık hayatının tamamını Levent'de bir apartmanın beşinci katında geçiren köpeğim -hepimiz gibi- oraya gidince cennete düşmüşe döndü. On gün boyunca kırlarda, plajlarda koştu, çimenlerde yuvarlandı, denize patilerini soktu çıktı, kedilerle ve diğer köpeklerle tanıştı, dengeye geldi. İstanbul'da canımı çıkaran azgınlığından eser kalmadı.
Levent'e döndüğümüz gece su bile içmeden evin eskiden hiç gitmediği uzak bir köşesine yollandı. Oraya simit gibi, sırtı bize dönük yattı, sabaha kadar da yerinden kalkmadı. Onu kamptan geri getirdiğim için bana küstü sandım. Oysa Cuma sadece üzgündü. Köpekler küsmeyi bilmez ki. Deniz kıyısındaki o kamptaki bir sonraki tatilimizin sonunda Cuma'yı bir daha İstanbul'a getirmedim. O gündür bugündür ben yersiz yurtsuz dolaşırken, köpeğim kök saldı, kampın Cuma'sı oldu, orada prensler gibi beslendi, bakıldı, bakılıyor.
Bir yaz gecesi hep beraber yemek yiyorduk. Kampta kalan genç çocuklardan birisi boynuna sarılı gevşek bir ipten tutarak çekelediği bir yavru köpek ile restorana girdi, bizim masaya yaklaştı. Süleyman'a "kampa aitmiş, köydekiler öyle söylediler, biz de getirdik" dedi. Masadan bir kahkaha koptu. Çocuk neye güldüğümüzü anlamadı, bozulup gitti. Köylülerin numarası idi başı boş yavru köpekleri kampa postalamak.
Biz masadakiler Süleyman'a ısrar ettik, ne olur kalsın, ah bak ne şeker, ah bak ne şaşkın diye diye sevdik yeni yavruyu.
Şaşkın kampta kaldı. Cuma'yı kendine aşık etti, eş etti. Dizi dizi kısa kuyruklu bebekleri oldu. Kısırlaştırıldıktan sonra bile Cuma'nın yanına dişi köpek yaklaştırmadı, canı pahasına bütün kumalar ile dövüştü. Cuma gizli kapaklı ilişkiler yaşasa da Şaşkın'dan başka dişi köpekle meydanlara çıkmadı. Plaja, tepelere, Faselis'e yürüyen kampçıların peşine ikisi beraber takılıp yol gösterdiler. Birisi tehlike sezip ayaklanırsa, diğeri saniye vakit kaybetmeden aynı yöne doğru koşmaya başladı. Kışın sobanın başında birlikte uyuyup, gün doğumunda yoga yapan benim matımın üzerinde göğüslerini birbirine vurdura vurdura birlikte güneşi selamladılar.
Dün sabah Şaşkın'ı kampın hemen dışında ölü bulmuşlar. Yaban domuzlarını avlarken atılan kurşunlardan biri saplanmış göğsüne. Köylüler keçilerini korumak için kasten vurmuş da olabilirmiş. Kaza veya kasten... içimdeki acının şiddetini değiştirmiyor atılan kurşunun arkasındaki niyet. Ölüm sevdiğim hangi canlının başına gelirse gelsin elbet canımı yakıyor. Fakat neden bilmiyorum hayvanların başına gelenler içimi bir başka paramparça ediyor.
Ölüm acısı gençken insanı pek hazırsızlık yakalıyor. Huzur içinde yatsın diyoruz ama köpekler ölünce nereye giderler ki orada huzur bulsunlar? Acımla başetmek için elimde hiçbir inaç aracı yok. Dünden beri cayır cayır yanan içimin gözlerimden akmasına engel olamıyorum
Biraz evvel Cuma'yı sormak için kampı aradım.
Dediler ki Cuma restoranın bir köşesinde, arkasını masalara dönmüş, simit gibi yatıyormuş.
Sunday, January 31, 2010
MUTSUZ AŞKLAR

Geçen gün babamla yüzüyoruz. Bir yengeç, bir balık, suda sosyalleşmek pek hoşumuza gidiyor, havuzda randevulaşıyoruz. O 25, ben 75 metrede bir duruyoruz, laflıyoruz.
Bir ara dedi ki “yazılarını okuyorum da babana dair hiç iz bulamıyorum. Ben seni pek az tanıyorum galiba”. Gülüp geçiştirmeye çalıştım, “Heh heh, esas travmayı annem yaratmış da ondan, sen kendini şanslı hisset”. Daldık. Sonraki
Ne? Nasıl olur? Hani evden kaçmıştın da ben avucuna bisiklet pompası ile vurmuştum, hatırlamıyor musun? Evet, tamam, onu hatırlıyorum. Hani Çeşme Altınyunus otelinde uyuyasın diye saatlerce masallar anlatmıştım onu da mı hatırlamıyorsun? Hatırlıyorum. Annem otelin diskosunda eğleniyor, babam bana bakıyor, ben annemin beni terk edişini bir türlü kabullenemiyor, ağlıyor da ağlıyorum. Bunlar kesik kesik anılar. Bugünkü duygularımı, şartlanmalarımı oluşturan çocukluk anılarımda babamın izini yine de bulamıyorum.
O, “biraz daha düşün istersen, ben bu turu tamamlayıp çıkıyorum”, diyerek suya daldı, uzaklaştı.
Babamın davranışları, sözleri, beklentileri, duygularını ifade edişi/edemeyişi çocuk ruhumda hiç yankılanmamış olabilir mi? Yoksa babamın yarattığı travma o kadar derinde ki, çıplak gözle göremiyor muyum? Bir terapiste gitsem benliğimin karanlık dehlizlerinden çekip çıkarır mı yaraları?
Havuz çıkışında, Levent’in arka sokaklarından geçerek eve dönmeye çalışıyorum. İstanbul’da araba kullanmaya ara verdiğim son yedi yıl içinde yollar öyle bir değişmiş ki, o en tanıdık yerlerde kayboluyorum. Yeni yollar, tanıdık ara sokaklarla kesiştikçe şaşırıyorum. Sonra öyle bir yer geliyor ki, yok olamaz diyorum. Buradan oraya nasıl geldik? Eskiden burada yol biter, dere başlardı. Bir gecekondu mahallesi olması gerek derenin öbür yanında? Bakıyorum, gecekondu mahallesi hala orada, sağ tarafımda. Solumda o tanıdık eski sokak. Üzerinde ilerlediğim yeni yol da derenin ta kendisi.
Gidip şimdi o evi bulur muyum, bulmaz mıyım? Şuradan sağa girsem, böyle bir yokuştan inerdik, karda buzlanırdı, inemezdik. Nasıl da kar yağmıştı! Günlerce evden çıkmamıştık. Bahçe bembeyaz olmuştu. Şimdi burada bir yerde olmalı işte o ev.
Gönlüm hayatımda iki defa mutsuz aşka düştü. İki erkeği acıdan kıvrana kıvrana sevdim.
Birincisinde on dört yaşındaydım. Okuduğum şiirler, şarkılar, aşk hikayeleri birden ruhumda karşılık buluvermişlerdi. Liseyi bitirene kadar içimi kanırta kanırta, beni isteyip istemediğine karar veremeyen bir erkeği sevdim. Sevdanın koyu acı tadını sevdanın kendisi sandım.
Tam bitti, artık, ancak değerimi bilen bir adama açarım gönlümü filan derken, yirmi bir yaşımda yine vurdum mu baltayı taşa! Hem de öyle bir vurmuşum ki mutsuz aşk tecrübesini en derin katmanına kadar yaşamak nasib olmuş.
Derler ki insanın hücreleri her yedi yıl içinde tamamen yenilenirmiş. Bu yüzden yedi yıllık dönemlere ayrılırmış hayatlarımız. Benim kişisel tarihim de bu dilimlerde geçirdiğim dönüşümlerden ibaret zaten! Yirmi bir yaşından yirmi sekiz yaşına uzanan dilim de o yedi yıllardan biriymiş. Ben o üçüncü yedilik dilimin tamamını mutsuz aşkımı kalbimde ısıtıp ısıtıp, acısını kanıma zerk ederek geçirdim.
Sokaklar tanıdık, ama bulamıyorum o evi. Düz yoldan gelsem bulurum tabii ama ben bu arka yolu merak ediyorum. Arka yolları da kullanırdım çünkü. O eve giden her yolu, her deliği, yol kenarında büyüyen bütün bitkileri, çöp tenekelerinin yerlerini, hepsini bilirdim. Hafızamda bir kara delik sanki. Aradan on dört yıl geçmiş ben o evden son kez çıkalı. Unutmaya yeter mi? Yoksa o zamanları da mı gömmüşüm babamın izleri ile birlikte?
Vazgeçtim. Düz yola çıkıp eve dönüyorum. Hafızamdaki kara delikten eskiye dair hisler sızıyor. Mutsuz aşkların tatlı acısı. Ayşe ile basmıştık kırmızı Skoda’nın gazına, ellerimizde sigaralar, Alanis Morrisette’e bağıra çağıra eşlik ederek İznik’e gitmiştik. Birbirimizi avutmaya. Mutsuz aşklarımızı anlatmıştık birbirimize. Hisler taze tahtaya atılan çentikler gibi derin hissediliyordu. Yetişkin sanıyorduk kendimizi ama çocukluğun sonundaydık aslında. İçimizde birikmiş korkuları, yaraları, eğilimleri, kısaca ruhumuzu, mutsuz aşklarımızın hikâyesini anlatırken keşfediyorduk. İçimizde yeni bir katman gün ışığına çıkarken kendi hikâyelerimiz ruhumuzu tatmin ediyor, hani neredeyse mutsuz aşklarımıza bize sağladıkları bu tatmin imkânı için şükran duyuyorduk.
Ağlıyor, sonra gülüyor, şarap içip dans ediyor, değerimizi bilmeyenlere kapımızı açmayacağımıza ant içiyorduk!
Babam, tesadüfe bakınız ki, ben yedi yaşındayken evden ayrıldı. Annemle ikimiz kaldık. Kimse bana babamın neden gittiğini söylemedi. Amerika’da dediler. Annem okuldan gelene kadar evde benimle oturan nenem ve büyük halanın fısıldaşmalarından bilmemem gereken bir şeyler döndüğünü biliyordum ama anneme aşık derecesinde düşkün olduğumdan babamın yokluğunu hiç kurcalamıyordum. Babamın yataktaki yeri bana kalmıştı ya annemin boynunun kokusunu çeke çeke deliksiz uykular uyuyordum.
Babam kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Malum hikâye. Evliliğinin bir noktasında başka birine aşık olmuş, uzatmadan ayrılıp, aşık olduğu diğer kadınla evlenmiş. Bunu da sanki bir televizyon dizisi hikâyesi izliyormuşçasına tepkisiz karşıladığımı hatırlıyorum. Sonra annem de evlendi. Ona tepkisiz kalamadım. Dışarı attığım kadarını atıp, gerisini içimde biriktirdim. Şansıma ikinci anne ve babalarım ruhen öyle sağlıklı, öyle dengeli idiler ki, bana öyle doğru şekilde yaklaştılar ki, tez zamanda ikisine de candan bağlandım.
Mutsuz aşk hikâyelerimin erkek kahramanlarının ikisi de başka kadınları severlerken bana rastlamışlardı. İkisi de aldatmacadan hoşlanmayan dürüst insanlar oldukları için en baştan bana durumu anlatmışlar, ben inadına kendi sıramın gelmesini bekleyeceğimi söylemiştim. Yalnızlıklarını unutuyorlardı da o yüzden belki, kollarının arasına yumuşak kendimi bırakmama karşı koymuyorlardı. O kolların arasına fazlaca bir yerleştiğimde ise sıranın bana belki de hiç gelmeyeceği hatırlatılıyordu ama ben bir adım geri, iki ileri yılmıyor, savaşıyordum.
Her iki mutsuz aşk da on yıllık ara ile mayıs ayında son buldu. Her iki mayısta da ben birden, aniden bittiğini bildim. Sanki yıllarca yerlerde sürünüp ağlayan ben değilmişim gibi usulca kapıyı çekip çıktım. Artçı şoklar filan oldu tabii kalbimde ama mutsuz aşklara bir daha dönmedim.
www.defnesumanyoga.com